28 Ekim 2010 Perşembe

Araf Suresi, 200-202

Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar.(Araf Suresi, 200-202)

Yukarıdaki ayetlerde, Allah insanları şeytandan gelebilecek olan kışkırtmalara, vesveselere karşı uyarmakta ve insanı şeytandan gelebilecek olan kışkırtmalara karşı koymak için düşünmeye çağırmaktadır. Çünkü bir insanın Allah’ın ayetleri ve çevresini saran yaratılış mucizeleri üzerinde derin derin düşünmesi onu boş düşüncelerden, vesveseden çıkarmaya yetecektir.
Şeytan müminlerin zihnini boş düşüncelerle oyalamaya çalışır. Amacı, iman eden kimseleri meşgul edip, Allah’ın rızasını kazanabilecekleri faydalı işler yapmalarını engellemektir. Müminler, her an Allah’ın hoşnutluğunu aramaya yönelik bir gayret içerisindedirler. Mümin, yaptığı her işi, “imkanım, aklım, gücüm, sağlığım yerindeyken en iyisini yapayım ki Allah’ın rızasını kazanabileyim” diye düşünerek yapar. İşte şeytan, bu hayırlı işlerden alıkoyabilmek için çeşitli vesveselerle müminin aklına girmeye çalışır. Bu vesveseler genellikle ahireti unutup, dünyevi detaylara dalma eğiliminde olan kişilerde daha etkili olur. Çünkü şeytan gurur, kıskançlık, hırs, enaniyet gibi tamamen dünyaya yönelik hislerle insanı kandırır.
Halbuki Allah rızası için salih amellerde bulunan ve ahireti hedefleyen bir insanın enaniyet veya hırs yapması çok anlamsızdır. Bu tip hisler tamamen şeytanın oyunudur. Mümin böyle bir vesveseye karşı hemen şeytandan Allah’a sığınmalıdır. Ardından Allah’ın ayette bildirdiği gibi iyice düşünüp, Allah’ı zikretmelidir.
Ayette geçen “sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir” sözleriyle Rabbimiz, böyle bir ahlâk göstermenin müminin aklını ve vicdanını açacağını bildirmektedir. Allah’ın Kuran’da gösterdiği bu kesin çözüme uymayıp bile bile Allah’a sığınmaktan kaçınan ve ısrarla vesvesenin içine dalan kişiler ise, yine ayette bildirildiği gibi şeytanın peşine takılıp, doğru yoldan uzaklaşırlar.
İnsanın, şeytanın bu oyununu görmesi ve buna Kuran ahlâkı ile karşı koyması son derece önemlidir. Aksi halde kendisini bile bile dünyada ve ahirette zarara uğratacak bir sistemin içerisine sokmuş olur. Bunun yerine Allah’ın bildirdiği çözüme uyması ve şeytanın tuzağını geçersiz hale getirmesi ise çok kolaydır. Bu ahlâk Allah’ın izniyle kişiye dünyada ve ahirette hem Allah’ın rızasının hem de tüm nimetlerin kapısını açacaktır.
Ayetin sonunda şeytanın vesveselerine ve kışkırtmalarına uyan insanların ise şeytanın kardeşleri olduğu, samimi olarak düşünmeyen, Allah’ı anmayan bu insanların, şeytan onu nereye sürüklerse oraya gideceği bildirilmektedir.

Araf Suresi, 31

...Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf Suresi, 31)

Gereksiz, amaçsız ve yararsız yere mal, zaman ve benzeri harcamalar yapılmasına ve tutumsuz davranışlarda bulunulmasına “israf” denir. İsraf, Allah'ın Kuran'da yasakladığı çirkin bir davranıştır.

Fakat Kuran ahlakından uzak yaşayan pek çok insan için sınır tanımaz bir şekilde para harcayıp sonra bununla övünmek sözde bir prestij kaynağıdır. Bu kişilerin tutumu Kuran'da şu şekilde bildirilmiştir:

“O: "Yığınla mal tüketip-yok ettim" diyor. Kendisini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?” (Beled Suresi, 6-7)

Bu ayette bildirildiği şekilde bir gaflet içinde olan kişilerin göz ardı ettikleri bir gerçek bulunmaktadır: Yüce Rabbimiz dünya hayatında insana, kendi bedeninden soluduğu havaya, yediği yemekten kullandığı teknik aletlere kadar sonsuz nimetler nasip etmiştir. Gökte ve yerde bulunanları onun emrine vermiş, görünür ve görünmez nimet ve rızıklarını onun kullanımına vermiştir. İnsana düşen bu nimetleri Allah rızası için ölçülü bir biçimde kullanmak ve israftan kaçınmaktır.

Allah İsraf Edenleri Sevmez
Allah Kuran'da israfı kullarına haram kılmış ve israf edenleri sevmediğini bildirmiştir:

“Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (A'raf Suresi, 31)

İsraf edenler için ayette "şeytanın kardeşi" ifadesi kullanılmaktadır:

“...İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” (İsra Suresi, 26-27) Şeytanı en büyük düşman edinen müminlerin bu ayet gereği, israf konusunda özel bir titizlik göstermeleri gerekir.

Müminler ellerindeki herşeyin kendilerine Allah tarafından verilmiş bir nimet olduğunu, hiçbirinin asıl sahipleri olmadıklarını unutmazlar. Fedakarlık yapmaları gerektiği zaman da sahip oldukları herşeyi Kuran'da emredilen şekilde harcar, ancak gereksiz bir harcama olacağı zaman tek bir kuruşu bile israf etmekten sakınırlar. Çünkü Allah Kuran'da müminlere, ihtiyacı olan kimselere mallarından vermelerini ancak saçıp savurmamalarını emretmiştir. (İsra Suresi, 26-27)

Kuran'a Göre Neler İsraftır?
İsraf deyince insanın aklına öncelikle mal, mülk ya da paranın israfı gelir. Oysa israf sadece mal ile olmaz. Allah'ın verdiği her nimetin, Allah rızasını gözetmeden gereksiz yere harcanması bir israftır. Allah, insanların kendilerine verilen nimetleri nasıl değerlendirdikleriyle ilgili ahirette sorguya çekileceklerini “Sonra o gün nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür Suresi, 8) ayetiyle haber vermiştir.

Zaman Konusunda Yapılan İsraf
Zaman Allah'ın insanlara verdiği çok büyük bir nimettir. İnsanlar dünya hayatında, kendilerine tanınan süre içinde Allah'ı en çok razı edecek davranışlarda bulunmayı ve ahiretteki sonsuz cennet nimetlerine kavuşabilmeyi hedeflerler. Bu uğurda Allah rızasının en fazlasını gözeterek değerlendirilmesi gereken en önemli nimetlerden biri “zaman”dır. Eğer kişi zamanını, Allah rızasını hedefleyen işler yapmak yerine aklını ve kalbini Allah'ı anmaktan uzak tutup boş işlerle geçirirse bu büyük nimeti israf etmiş olur. Bu yüzden zaman nimeti israf edilmemeli, her saniyesi Allah rızasına uygun düşünce ve davranışlarla değerlendirilmelidir.

Bilgi Konusunda Yapılan İsraf
Allah bazı insanları belirli konularda ehil kılmış ve onlara Katından bir bilgi üstünlüğü vermiştir. Örneğin Allah, bir lütuf olarak kimilerine yabancı dil öğrenme imkanı vermiş, kimilerini bilgisayar ya da mühendislik gibi daha teknik alanlarda bilgi sahibi kılmış, kimileriyse geniş bir genel kültürle donatılmıştır. İnsanlar kendilerine verilen bu nimetlerden ve bunları Allah rızasına uygun olarak O'nun varlığının ve üstün gücünün insanlara anlatılması konusunda kullanılmasından da sorumludurlar. Aksi halde sahip oldukları bilgiyi israf etmiş olurlar.

Sağlık Konusunda Yapılan İsraf
Sağlık da Allah'ın insanlara sunduğu büyük bir nimettir. Kişi Allah'ın dünya hayatında kendisine emanet olarak verdiği bu bedene en iyi şekilde bakmakla ve Allah rızasını arayarak ömrünü geçirmekle yükümlüdür. Sağlığı veren elbette Allah'tır. Ancak kişi bu bedene sağlıklı bakmak için, temiz ve sağlıklı yiyecekler yiyerek sebeplere sarılır, bu onun fiili duasıdır. Bedenine gerekli özeni göstermemek, sağlığına zarar verecek yiyecek ve içecekleri tüketmek de bir anlamda sağlığın israfı olur.

Yiyecek Ve Içecek Konusunda Yapılan İsraf
Dünyadaki mevcut besin kaynakları her insanın, günlük ihtiyacını karşılayabilecek düzeydedir. Ama buna rağmen dünyada halen 800 milyondan fazla insan açlık çekmektedir.
Bugün dünyanın kimi ülkelerinde, kişisel çıkarlar uğruna ve sadece ürün fiyatını artırmak amacıyla kamyonlar dolusu sebze ve meyve çöpe atılıp israf edilmektedir. Dünya üzerinde, israf edilen bu ürünlere muhtaç olan ve açlık sınırında yaşayan insanların varlığı ise hiç hesaba katılmamaktadır. Allah mevcut kaynakların akılcı ve verimli biçimde kullanılmasını, iyi planlama yapılmasını ve verilen nimetlerin hakkını vermeyi öğütlemiştir. Lokantalarda, evlerde tabak tabak yiyecekler, kilolarca ekmek, meyve, sebze kolayca çöpe atılabilmektedir. Oysa Allah israfın küçük büyük demeden her türlüsünü haram kılmıştır. Bu yüzden insanların düşüncesizce "bu bozuldu", "bunları kullanamayız" gibi sözlerle ellerindekileri atmaları değil, tüm nimetleri bozulma aşamasına getirmeden değerlendirmenin yollarını aramaları gerekir. Ancak bu şekilde nimetin hakkını vermiş olurlar. Aksi takdirde büyük bir bereketsizlik ve nimetlere karşı nankörlük söz konusu olur.

Enerji Kaynakları Konusunda Yapılan İsraf
Su, elektrik, doğalgaz gibi yeryüzündeki enerji kaynakları, insanların israftan özenle kaçınmalarını gerektiren diğer konulardandır. Boş yere akıtılan su, kimsenin bulunmadığı bir ortamda açık bırakılan bir ışık ya da ihtiyaçtan fazla kullanılan doğalgaz birer israftır. Bunlarla ilgili yapılan her ek harcama, Allah rızası için yapılacak faydalı bir çalışmaya ayrılacak paranın biraz daha azalması demektir. Bu yüzden bu tip enerji kaynaklarının kullanımında israftan kaçınmak son derece önemlidir.

İsrafın Ölçüsü Nedir?
Rabbimiz israf etmemek için dikkat edilmesi gereken ölçüyü Kuran'da şöyle bildirmiştir:

“Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.” (Furkan Suresi, 67)

İnananlar bu dünyada Allah'ın nimetlerinden yararlanıp zevk aldıkları gibi, kendilerine verilenleri Allah rızası için harcamaktan da çok büyük zevk alırlar.

Nitekim Hz. Peygamberimiz (sav) ve ashabının; "Yüce Allah dağ gibi altın verse, bunu O'nun yolunda harcamayı temenni ettikleri" bildirilmektedir. (Buhârî, Fedâilü's-Sahâbe, 6, Temennî, 2, Zekât, 4, Müslim, Münâfîkîn, 52, Zekât, 31, Fedâilü's-Sahâbe, 221, 222; İbn Mâce, Mukaddime, 10, Zekât, 3)

Ankebut Suresi, 59

“Ki onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” (Ankebut Suresi, 59)

Bu ayette Allah, müminlerin yaşadıkları olaylar karşısında sabırlı ve tevekküllü olduklarını yani Allah'ın yarattığı kadere teslim olan; Allah’a güvenip, dayanan insanlar olduklarını haber vermektedir. Sabır ve tevekkül, müminlerin güzel ahlak özelliklerindendir. Müminler sabrı Allah'a yakınlaşmanın bir yolu olarak görmekte ve Kuran'da emredilen bir ibadet olarak yaşamaktadırlar. Nasıl bir sabırla sabretmeleri gerektiğini belirleyen rehberleri ise Kuran ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetidir. Müminler başlarına bir zorluk geliyorsa bunu yaratanın Allah olduğunu ve bunun mutlaka kendileri için hayırlara vesile olacağını bilirler. Allah'ın kendileri için en güzel kaderi belirlediğini bildikleri için karşılaştıkları her olaya gönülden razı olur ve hoşnutlukla tevekkül ederler. Müminler hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, şikayet etmeyi, yakınmayı kendilerine hiçbir şekilde yakıştırmazlar. "Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır" (İnşirah Suresi, 5-6) ayetleriyle de bildirildiği gibi, Allah'ın zorlukları kolaylıklarıyla birlikte yarattığını ve bunun Allah'ın değişmeyen kesin bir kanunu olduğunu bilirler. "Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez..." (Bakara Suresi, 286) ayetiyle Allah kullarına önemli bir gerçeği daha hatırlatmıştır. Allah her insanı, ancak üstesinden gelebileceği zorluklarla denemektedir. Dolayısıyla insan bir zorlukla karşılaşıyorsa, kesin bir gerçektir ki Allah o kişiye bu duruma sabredebileceği gücü de vermiştir. İşte Kuran'ın bu ayetlerine iman eden müminler, dünyada iken bu zorlukların hiçbir şekilde sonu gelmese bile, bunda bir hayır olduğunu ve Allah'ın sabredenlere ahirette sabır göstermelerinin karşılığını en güzeliyle vereceğini bilirler. Ve bunu bildikleri için de hiçbir zaman sıkıntıya kapılmazlar. Allah'tan gelen bir zorluğu giderebilecek olanın ancak Allah olduğunu, yalnızca Allah'a tevekkül edip O'ndan yardım dileyebileceklerini bilerek zorlukları hafifletmesi için Rabbimiz’e dua ederler.

Ankebut Suresi, 45

“Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.”(Ankebut Suresi, 45)

Ayette Yüce Allah Kuran okunmasını ve namaz kılınmasını emretmektedir. Kuran herşeyin yaratıcısı olan Allah’ın sözüdür, müminlerin yol göstericisi ve rehberidir. Yüce Allah Kuran’ı, iman edenlerin gereği gibi anlayabileceği bir Kitap olarak göndermiştir. Namaz ise, müminlere hayatları boyunca sürdürmeleri emredilen, vakitleri belirlenmiş bir ibadettir. Günde beş vakit kılınan namaz, insanların üzerindeki unutkanlık ve gafleti yok eder, müminin bilincini, imani şevkini ve iradesini canlı tutar. Müminin sürekli olarak Allah’a yönelip dönmesini sağlar ve Yaratıcımız olan Allah’ın emirleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Namaz kılmak için Allah’ın huzurunda duran kişi, Allah ile güçlü bir manevi bağlantı kurar. Rabbimiz, Kendi huzurunda durduğumuzda, sadece O’nu anmamızı, O’nu yüceltmemizi ve bütün eksikliklerden münezzeh tutarak O’nu birlememizi buyurmaktadır. Namaz mutlaka huşu içerisinde, ayetlerde bildirildiği üzere ‘dosdoğru’ kılınmalıdır.
Allah ayette Kendisi’ni zikretmek için namaz kılınmasını buyurmaktadır. Namazlarında huşu içinde Allah’a yönelen birinin imanda derinliği, samimiyeti, ihlası ve Rabbimiz’e olan yakınlığı artar. Bununla birlikte Allah onu ahlâken de çok güzelleştirir. İçinde kötü düşünceye yer kalmaz. Böyle bir insanın ise din ahlakına uygun olmayan bir tavır göstermesi Allah’ın izniyle mümkün değildir. Namazın ayette bahsedilen çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoyma özelliği bu yönüyle tecelli etmiş olur.
Ayette müminlerin yaşamlarının her anında Allah’ı zikretmeleri bildirilmektedir. Müminler için Allah’ı zikretmek, “en büyük ibadet”tir. Müminler hayatları boyunca bu şuurda hareket ederler. Allah’ı zikretmeleri ise düşünerek ve bu düşüncelerini dile getirerek olur. Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri tek tek düşünür ve ne kadar büyük bir rahmet içinde olduklarını fark ederek Allah’a şükrederler. Elbetteki Yüce Allah tüm insanlara şah damarından daha yakındır ve tüm yarattıklarını rahmetiyle sarandır.

24 Ekim 2010 Pazar

Ankebut Suresi, 2

İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? (Ankebut Suresi, 2)

Bu ayette Allah, “iman ettim” diyen kullarını dünya hayatında imtihan edeceğini bildirmektedir. Allah insanlardan gerçek ve samimi bir iman istemektedir. Bu ise kişinin yalnızca "ben inandım" demesiyle elde edilemez. İnsanın dünyadaki vazifesi, Yüce Allah'a ve ahirete iman etmek, Kuran'da belirtildiği şekilde güzel ahlak sahibi bir insan olmak, Allah'ın sınırlarını korumak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaktır. Dolayısıyla her insan, Allah'a ve O'nun dinine gerçekten inandığını, şeytanın kendisini saptırmak için göstereceği bütün çabalara rağmen doğru yoldan dönmeyeceğini göstermelidir. Aynı şekilde inkarcılara uymayacağını, kendi nefsinin tutkularını Allah'ın rızasına tercih etmeyeceğini de ispatlamalıdır. Bunu ise karşılaştığı olaylara verdiği tepkilerle ortaya koyacaktır. Allah, din ahlakını yaşamayı kabul eden insanın karşısına sabretmesi gereken bazı zorluklar çıkaracak, bunlara karşı gösterdiği tavırlarla onu imtihan edecektir.


Gerçek bu iken mümin, karşısına çıkan her olaya imtihan gözüyle bakmalı, Allah'a tevekkül etmeli ve O'nun rızasına uygun olan tavrı göstermelidir. Allah Kuran'da müminleri korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğini bildirmektedir. 

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Sadece zorluklar değil, dünya hayatındaki nimetler de Allah'ın birer imtihanıdır. Allah verdiği her nimetle beraber insanın Kendisi'ne şükredici olup olmadığını da dener. Nimetlerin yanında, Allah insanın karşısına hayatı boyunca, karar vermesi gereken pek çok olay çıkarır. Elbette yaşadıklarının bir imtihan olduğunun farkında olan ve Allah'ın rızasına uygun olduğunu düşündüğü şekilde karar veren müminler bu imtihanı kazanmayı ve Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi cennet hayatı ile mükafatlandırılmayı umabilirler.


Dünyadaki imtihan ortamında, müminler, vicdanlarının sesini dinleyip, Allah'ın kendilerini denemeden geçirdiğini hiçbir şekilde unutmamalıdırlar. Samimi kalple Allah'a yönelen bir insan, karşısına ne tür zorluk çıkarsa çıksın, mutlaka bir kolaylıkla karşılaşacak ve Allah'ın izniyle doğruyu bulacaktır. Bu imtihan dünyasının en büyük sırlarından biri, iman edenler için mutlak bir kazançla noktalanmasıdır. En büyük kazançlardan biri ise, iman edenlerin bu denemeler karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve metanetin, onların ahiretteki karşılıklarını ve derecelerini artıracak olmasıdır.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Al-i İmran Suresi, 92

"Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (Al-i İmran Suresi, 92)

Bu ayette çok önemli bir gerçek bildirilmiştir. İnsanları gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak olan en temel ahlak özelliklerinden biri "fedakarlık"tır. Gerçek anlamda fedakarlık; insanın Allah rızası için değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden ve seve seve feragat edebilmesidir. Sonsuz güç sahibi Yüce Rabbimiz için gerektiğinde her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesi, bu konuda elinden gelenin en fazlasını yapabilecek şevk, azim ve iradeyi kendisinde bulabilmesidir. Kendi menfaatleriyle, Allah rızası arasında seçim yapması gerektiğinde kendi çıkarlarından vazgeçebilmesi, bu uğurda maddi manevi her türlü özveride bulunabilmesidir. (
Kuran Ahlakı)

Ancak insan nefsi bencillik, egoistlik gibi çeşitli kötü ahlak özelliklerine yatkın bir yapıda yaratılmıştır. Nefsini eğitmediği takdirde, bu bencilce duygular kişinin tüm ahlakına hakim olabilir. Böyle bir kişi ise genellikle herkesten çok hatta çoğu zaman yalnızca kendisini düşünür. Kendisi için daima herşeyin en iyisini, en güzelini, en mükemmelini ister. Ona karşı herkesin olabildiğince anlayışlı ve özverili bir yaklaşım içinde olmasını bekler. Herhangi bir zorlukla karşılaştığında, çevresindeki insanların kendisi için her türlü risk ve sıkıntıyı göze almalarını; kendi menfaatlerinden ödün verme pahasına da olsa, ona destek olmalarını bekler. İçten içe hep kendi istek ve çıkarlarını korumak, kendi rahatını ve konforunu sağlamak ister. Aksi bir durumda ise, -çıkarlarını korumak ve kendisine bir zarar gelmesini engellemek adına- değer verdiği pek çok şeyi gözden çıkarabilecek bir tavır gösterebilir. (
İnsan Karakterleri)

Nefsin bu zayıflıklarından kurtulmak ise ancak, imanı kavramak ve Kuran ahlakını yaşamakla mümkün olur. Kuran'da bildirilen gerçekleri ve Allah'ın emrettiği üstün ahlak anlayışını kavrayan bir kimse, hayatının her anında fedakarlık gösterebilecek bir ahlaka ulaşabilir.

22 Ekim 2010 Cuma

Al-i İmran Suresi, 191

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru."(Al-i İmran Suresi, 191)

Ayette müminlerin yaşamlarının her anında Allah’ı zikrettikleri haber verilmektedir. Müminler hayatlarının her anında Allah'ın rızasını gözetir ve daima Allah'ı düşünürler. Allah'ın kendilerini her an işittiğinin, gördüğünün, kalplerinden geçenleri dahi bildiğinin şuurunda oldukları için hep O'nu hoşnut etmeye çalışırlar. Her an aralarında Allah ile bir bağlantı vardır. Müminler için Allah’ı zikretmek
“en büyük ibadet” tir. (Ankebut Suresi, 45) Müminler hayatları boyunca bu şuurda hareket ederler. Allah'ı zikretmeleri ise düşünerek ve bu düşüncelerini dile getirerek olur. Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri tek tek düşünür ve ne kadar büyük bir rahmet içinde olduklarını fark ederler. Bu da Allah'a olan sevgilerini artırır.

Ayetin devamında müminlerin baktıkları her yerde Allah'ın benzersiz yaratışını gördüklerine dikkat çekilmektedir. Evrendeki canlı cansız tüm varlıklar, Allah'ın üstün yaratma gücünü, sanatını, ilmini derin derin tefekkür etmemiz için yaratılmışlardır. Bunların hiçbiri boşuna yaratılmamıştır. Evrenin her yeri Allah'ın yaratış mucizeleriyle doludur. Müminler bitkilerde, hayvanlarda, denizlerde, gökyüzünde, uzayda, toprakta ve çevrelerindeki her detayda Allah'ın tecellilerini görürler. Yüce Allah'ın tüm bunları çok üstün bir yaratılışla yarattığını düşünürler. Ayette de bildirildiği gibi iman edenler bu gerçeğin farkındadırlar, tüm bunlar üzerinde düşünüp Allah'ın üstün yaratışını ve Yüceliğini durmaksızın tesbih ederler.


İman edenler bunların yanı sıra ahiret yurdunu da düşünüp, anarlar. Yukarıdaki ayetin sonunda da görüldüğü gibi müminler, Allah’a kendilerini ateşin azabından koruması için dua etmektedirler. Ahiret konusunda daima korku ile umut arasında olurlar ve dua ederek Allah'ın rahmetini isterler. Allah'ın büyüklüğünü, kendilerinin Allah'a ne derece muhtaç olduklarını düşünürler. Ölümün yakınlığını da hiç unutmazlar. Ölümün yakınlığı onlara Allah'a karşı sorumluluklarını hatırlatır ve bu konuda daha titiz olmalarını sağlar. Bu nedenle müminler ölümü ve ahireti düşündüklerinde de Allah'ı zikrederler.

19 Ekim 2010 Salı

Al-i İmran Suresi, 166-167

"İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah’ın izniyle idi. (Bu, Allah’ın) mü’minleri ayırdetmesi; Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi…" (Al-I İmran Suresi, 166-167)

Ayette Peygamberimiz (sav) döneminde yaşanan bir olay haber verilmektedir.

Peygamberimiz (sav) döneminde Müslümanlar zorlu ortamlarla karşılaşmış, zahiren birtakım sıkıntılar çekmişlerdir. Müminler zahiren zorlu bir mücadele içinde gibi gözükmektedirler. Ancak ayetlerde bildirildiği gibi, bu olay da Allah'ın izniyle gerçekleşmiş ve müminlere zarar vermeye çalışan münafıkların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Yani sonucu, müminler için -her zaman olduğu gibi- hayra dönmüştür.

Müminler, Allah'ın dünya hayatında kendileri için yarattığı zorlukların birer imtihan olduğunu bilirler. Bu denemelerin, salih Müslümanlar ile "kalplerinde hastalık bulunan" ve samimi olarak iman etmeyen kişilerin ayrılması için özel olarak yaratıldığının farkındadırlar. Kuran'da haber verilen gerçekleri bildikleri için, kötü gibi görünen bir olayı ya da zorluk anını, samimiyetlerini, Allah'a olan bağlılıklarını ve tevekküllerini göstermek için güzel bir vesile olarak değerlendirirler. Dünyada hem zorluklarla hem de nimetlerle denendiklerini asla akıllarından çıkarmazlar. Bu güzel ahlaklarının ve teslimiyetlerinin bir sonucu olarak Allah, kötü gibi görünen olayları ve zorlukları salih kullarının lehine çevirir.(Kuran Ahlakı)

Allah'a gönülden iman eden bir insan, yalnızca Allah'a güvenir, çünkü Allah'ın herşeye hakim olduğunu, herşeye gücünün yettiğini, Allah'ın izni dışında tek bir yaprağın dahi düşmediğini bilir. Kaderin dışına çıkmanın ya da kaderi değiştirmenin mümkün olmadığını bildiği için karşılaştığı her durumda Allah'a yönelir ve Allah'ın kendisi için yaratmış olduğu kaderden kalben razı olur.

Müminlerin en önemli özelliklerinden biri de Allah'ı veli edinmiş olmalarıdır. Allah'ın dışında dayanılacak, yardım istenecek başka hiç kimseye, hiçbir şeye ve hiçbir güce ihtiyaç duymazlar. Bu, gerçek anlamda bir güvendir. Buna sahip olan bir insan, hayatı boyunca başına gelen olaylarda tek bir an dahi olsa endişeye kapılmaz, üzülmez, sıkılmaz. Çünkü dünyada meydana gelen her olayın Allah'ın izniyle gerçekleştiğinin farkındadır. Allah'ın yarattığı herşeyde inanan insan için pek çok hayır vardır. İşte gerçek imana sahip müminler, yaşamlarının her anında bu bilinçle hareket eder ve Allah'ın izniyle zahiren zorluk gibi görünen durumları dahi büyük bir sabır ve şevk ile karşılarlar.(İnsan Karakterleri)
(GuncelYorumlar)

18 Ekim 2010 Pazartesi

Al-i İmran Suresi, 138

Bu (Kur'an) insanlar için bir beyan sakınanlar için de bir hidayet ve öğüttür. (Al-i İmran Suresi, 138)

Yüce Allah bu ayetinde Kuran’ın müminler için bir nur, bir yol gösterici, bir hidayet ve rahmet olduğunu bildirmektedir.

Müminlerin, hayatlarındaki tek ölçüleri, Kuran ayetleri ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in sünnetidir. Müminler Allah’ın izniyle Kuran ahlakını eksiksiz yaşarlar. Onlar hayatlarının sonuna kadar Allah'ın emir ve yasakları konusunda titiz davranır, yalnızca Allah'tan korkar, korkuya, paniğe, ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılmazlar. Kimsenin kınamasından korkmazlar. Olaylar karşısındaki tepkileri hep Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetine uygun olur. Örneğin kendilerine çeşitli nimetler lütfedildiğinde ve bolluk içinde yaşadıkları anlarda olduğu gibi darlık, zorluk ve sıkıntı zamanlarında da Kuran ahlakını göstermekten ödün vermezler. Çünkü nimetleri artıranın da, dilediğinde bunları bir hayır ve hikmet üzerine kısanın da Allah olduğunu bilirler. Her olayın, nefsin eğitilmesi ve olgunlaşması için yaratılmış birer imtihandan ibaret olduğunun farkındadırlar. Ancak Kuran'dan gafil yaşayan, imanı kalplerine tam sindirememiş kişiler, böyle bir durumda büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve umutsuzluğa kapılırlar. Kuşkusuz bunun tek nedeni, Kuran ahlakına göre yaşamamaları ve Rabbimiz’in her şeyi bir hayırla yarattığına iman etmemeleridir. Bu kişilerin yaşam felsefeleri, kuralları ve anlayışları Kuran hükümlerine uygun değildir. Kuran ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetini yol gösterici olarak almadıklarından, İslam ahlakının dışında birçok batıl inançlar, adetler ve ibadet şekilleri türetirler ve (Allah’ı tenzih ederiz) Allah'ın hükümleri yerine, bu batıl inanış ve kurallara, adeta ilahi birer hüküm gibi uyarlar. Kuran'daki doğruları görseler bile bu batıl inanışlarından bir türlü vazgeçemezler. Helal ve haram anlayışları kendi çarpık mantık örgülerine ve düşüncelerine, içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarına, atalarından öğrendiklerine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Kuran hükümleri yerine insanların kanaatlerine değer verirler. Ancak insanların dünyada ve ahirette kurtuluşa ermelerinin tek yolu, atalarının veya çevrelerinin uyguladıkları kurallar değil, Kuran'da bildirilen hükümlerdir. Kuran, Allah'ın hiç değişmemiş ve Allah’ın izniyle kıyamete kadar değişmeyecek olan sözüdür. Peygamberimiz (s.a.v.)'in hayatı boyunca gösterdiği güzel ahlak ise iman edenler için en güzel örnektir.

17 Ekim 2010 Pazar

Al-i İmran Suresi, 135


"Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 135)

Yüce Allah bu ayetinde müminlerin Kuran ahlakına uygun olmayan bir tavır gösterdiklerinde hemen ardından Allah’ı hatırlayıp tevbe ettiklerini ve Allah’tan bağışlanma dilediklerini haber vermekte ve Kendi Katında kabul görecek tevbenin nasıl olması gerektiğini bildirmektedir.


İman eden bir insan, elbette ki hata yapmamaya ve günah işlememeye, Allah'ın sınırlarını korumaya çok dikkat eder ve her an şuurunun açık olması için çaba gösterir. Ancak buna rağmen bir hata yaptığında, tevbe edip Allah'tan bağışlanma dilemesi de çok güzel bir mümin özelliğidir. Yüce Allah, sonsuz rahmeti ile insanlara, her zaman hatalarından dolayı bağışlanma dileme ve tevbe etme olanağı tanımıştır.


Aslında müminin yaptığı her hata, onun Allah’a yakınlaşmasına yol açar. Çünkü yaptığı davranışın hata olduğunun bilincinde olması, müminin şükretmesine vesile olur. Hata yaptıktan sonra bağışlanma dilemesi ve ardından tevbe edip Allah’a sığınması da onun Allah’la olan bağlantısını güçlendirir.


Allah'ın sonsuz şefkat ve merhameti insanlar için çok büyük bir lütuf, çok büyük bir nimettir. Allah'ın Gaffar (mağfireti, bağışlaması çok olan), Kabil (kabul eden, icabet eden, bağışlayan), Vehhab (bağışı çok olan, karşılıksız armağan eden), Halim (kullarına karşı çok yumuşak olan) ve Tevvab (bağışlayan ve esirgeyen, tevbeleri kabul edip günahları iyiliklere çeviren) isimleri, hatalarından pişmanlık duyan ve tevbe edip Allah'a yönelip dönen müminlerin üzerinde tecelli eder.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Al-i İmran Suresi, 102

"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin." (Al-i İmran Suresi, 102)

Ayette Allah korkusunun önemi bildirilmiştir. Nitekim Kuran ahlakı Allah rızası ve korkusu üzerine kurulmuştur. Allah'tan gereği gibi korkanlar ve yalnızca Allah'ın rızasını arayanlar din ahlakını samimi olarak yaşayabilirler.

"Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerektiği", Kuran'da son derece açık ve ayrıntılı olarak haber verilmiştir. Müminin Allah korkusu;
  • Son derece içli ve saygı dolu bir korkudur.

  • Diğer korkular gibi insana sıkıntı ve azap veren bir korku değildir. Tam tersine, insana kulluğunu ve aczini hatırlatan, onun aklını ve şuurunu açıp geliştiren, insanı üstün bir ahlak seviyesine ulaştıran ve Allah'a yaklaştıran saygı dolu bir korkudur.

  • Müminin ahirete olan özlemini artıran, ümit ve şevkini körükleyen, onu kötülüklerden uzaklaştırıp, Allah'ın rızasına, rahmetine ve cennetine yaklaştıran, bundan dolayı da çok büyük manevi haz içeren bir duygudur.

  • Mümini Allah'ın sınırlarını korumada, Allah'ın rızasını aramada son derece yüksek bir şuura, dikkate ve titizliğe ulaştırır.
Mümin Allah'tan korkarken Allah'ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını; O'nun nimetler lütfeden, tevbeleri kabul eden olduğunu da hatırından çıkarmaz. Bu da hissettiği içli korkuyla beraber, bir yandan da içinde çok güçlü bir umut taşımasına sebep olur. İçindeki Allah korkusu, Allah'ın bu sıfatlarını da çok derin ve geniş bir biçimde tefekkür etmesine, Allah'ın üstünlüğünü ve büyüklüğünü çok daha iyi takdir edebilmesine, dolayısıyla Allah'a daha fazla yakınlaşmasına vesile olur. Allah'ın merhametinin, şefkatinin, bağışlamasının büyüklüğünü daha iyi idrak eder.

Ayetin devamında Rabbimiz kullarını hayatlarının son anına kadar Müslüman ahlakına uygun yaşamaları konusunda uyarmaktadır. Yalnızca Allah'tan korkan, sadece Allah'ı hoşnut etmeye çalışan, her zaman vicdanlarıyla hareket eden, Kuran'da bildirilen güzel ahlakı yaşayan, daima Allah'ın sınırlarını koruyan, her durumda Rabbimiz'e yönelen müminleri, Allah'ın izniyle hiçbir koşul ya da olay gerçek amacından saptıramaz; din günü hesabını veremeyecekleri bir şeye asla yöneltmez.

15 Ekim 2010 Cuma

A'la Suresi, 16-17

"Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir." (Ala Suresi, 16-17)

Allah dünyayı, cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına cehenneme ait olan eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Elbette, dünya hayatının eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez.

Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği cennet ve cehenneme ait özellikler birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennem hakkında fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz bir yaşam olan ahirete yönelirler. Allah'ın kulları için seçip beğendiği yaşam da işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret, Kuran ayetlerinde insanların gerçek ve ebedi yurdu olarak tarif edilir.(Kuran'da Cennet)

Ancak ayette de bildirildiği gibi bazı kişiler dünya hayatını ahirete üstün tutmaktadırlar. Bu insanlar dünyada mükemmel bir hayat kurulabileceğini zannederler. Dünya hayatına özgü büyük kusur ve eksiklikleri ise, son derece doğal özellikler olarak görürler. Örneğin hasta olmak çoğu insana çok doğal gelir. Aynı şekilde yorgunluk, acı, sıkıntı gibi kavramlar da son derece olağan şeyler olarak karşılanır. Oysa dünya hayatına ait tüm eksiklikleri Allah çok büyük hikmetlerle yaratmıştır. İnsana düşen bu hikmetler üzerinde derin derin düşünmek ve bunlardan kendine öğütler çıkarmaktır.

Nahl Suresi, 53

Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O'na yalvarmaktasınız. (Nahl Suresi, 53)

Şükür, her şeyin Allah’tan geldiğini bilen bir insanın Allah’a olan sevgisini, teşekkürünü gösteren bir ibadettir. Gün içinde yaratıcımız olan Rabbimiz’e şükretmemiz için çok fazla sebep vardır.
Uyuduğunuz uykunuzdan sizi uyandırıp, tekrar can veren Allah’tır.
Sabah uyandığınızda nefes alabileceğiniz bir hava var eden Allah’tır.
Uyandığınızda görmenizi sağlayan, ışığa sebep olan Güneş’i yaratan Allah’tır.
Aciz bir şekilde kalktığınızda temizlenmenizi sağlayan suyu, sabunu, diş macununu yaratan Allah’tır.
Güne güçlü bir enerji ile başlamanıza yarayacak temiz ve faydalı besinleri yaratan, bunları bedeninize faydalı hale getiren Allah’tır.
İşinize kısa zamanda varmanızı sağlayan araba, otobüs, taksi, vapur gibi vasıtaları yaratan Allah’tır.
Geçiminizi sağlayacak işinizi yaratan Allah’tır.
Rızkınızı veren, para kazanmanızı dileyen Allah’tır.
Yemek ihtiyacı hissettiğinizde çeşit çeşit yiyeceklerin olduğu marketleri, lezzetli yemekleri, restoranları emrinize veren Allah’tır.
Gün içinde size faydalı olan her türlü olayı yaratan ve kontrol eden Allah’tır.
Çok daha fazla detaylandırabileceğiniz bu örnekleri, kısacası her anınızı bilen, gören, kollayan, haberdar olan, size tüm ihtiyaçlarınızı ulaştıran Rabbimiz olan Allah’tır. Yaşadığımız her an şükretmek için bir vesiledir.
“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 17-18)

Nahl Suresi, 97

“Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97)

Rah­me­ti kul­la­rı üze­rin­de sı­nır­sız olan Rab­bi­miz, tüm in­san­la­ra dün­ya ha­ya­tın­da lü­tuf­ta bu­lu­nan, on­la­rı esir­ge­yen ve ba­ğış­la­yan­dır. Al­lah bu aye­tiy­le er­kek ya da ka­dın tüm ha­yat­la­rı­nı Ken­di­si’nin ra­zı ola­ca­ğı şe­kil­de ge­çi­ren, kor­kup sa­kı­nan, Ku­ran hü­küm­le­ri­ni ek­sik­siz­ce uy­gu­la­yan ve din ah­la­kı­nın ya­yıl­ma­sı için ge­ce gün­düz fik­ri bir mü­ca­de­le ser­gi­le­yen sa­lih kul­la­rı­na, hem dün­ya­da hem de ahi­ret­te çok gü­zel bir ha­yat müj­de­le­mek­te­dir. Mü­min­ler da­ha dün­ya­day­ken cen­net ben­ze­ri hu­zur­lu bir ya­şam ile şe­ref­len­di­ri­lir­ler. Ha­ya­tı­nı, ahi­re­ti esas ala­rak dü­zen­le­yen her du­rum­da din ah­la­kı­na gö­re ya­şa­yan bir in­san as­lın­da dün­ya­da da ola­bi­le­cek en gü­zel ve ra­hat ya­şa­mı sür­dü­rür. Çün­kü ken­di ya­ra­tı­lı­şı­na en uy­gun olan ya­şam tar­zı bu­dur. Mü­min­ler de, Al­lah’ın üzer­le­rin­de­ki rah­me­ti­ni ve ko­ru­ma­sı­nı kav­ra­dık­la­rı ve din ah­la­kı­nı ya­şa­dık­la­rı için, dün­ya ha­ya­tı­nın her anın­dan zevk alır­lar. Yü­ce Al­lah, Ken­di­si’ne yö­ne­len, O’nun kul­la­rı için se­çip be­ğen­di­ği ah­la­kı ya­şa­yan her mü­mi­ni ger­çek mut­lu­lu­ğa ulaş­tı­rır. Al­lah, mü­min­le­rin sa­mi­mi, ka­tık­sız ola­rak ahi­ret yur­du­nu dü­şü­nen ah­lak­la­rı­na kar­şı­lık ola­rak on­la­rı da­ima rı­zık­lan­dı­rır, gü­zel ve te­miz ni­met­ler için­de ya­şa­tır. Bu ni­met­ler ise iman eden­le­rin Al­lah’a şük­re­dip O’nu an­ma­la­rı­na ve­si­le olur.
Bu dün­ya­da sa­lih olan, iyi­lik ya­pan in­san­lar, kı­sa­cık bir ömür­de yap­tık­la­rı iyi­lik­le­re kar­şı ise ahi­ret­te son­suz bir gü­zel­lik­le kar­şı­lık gö­re­cek­ler­dir. El­bet­te cen­net eş­siz ih­ti­şa­mıy­la, gü­zel­lik­le­riy­le ve son­suz ni­met­le­riy­le Rab­bi­miz’in kul­la­rı­na çok bü­yük bir mü­ka­fa­tı­dır. Rab­bi­miz’in kul­la­rı­na olan ih­sa­nı­nın, rah­me­ti­nin ve sev­gi­si­nin çok önem­li bir te­cel­li­si­dir.

Bakara Suresi, 216

“… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)

Allah bu ayette, kimi zaman insanın kendisi için çok hayırlı ve güzel olacağını sandığı bir olayın aslında dünyada ve ahirette hüsrana uğramasına neden olabileceğini ya da zarara uğrayacağını düşünerek kaçınmaya çalıştığı bir olayın kendisi için çok hayırlı ve hikmetli olaylara vesile olabileceğini bildirmiştir. Tüm bunların gerçek bilgisi sadece Allah Katında saklıdır.
Hayrı da şer gibi görünen olaylarıda yaratan Allah’tır. Şer olarak değerlendirilen olaylar aslında hikmeti tam olarak kavranamayan, ilk anda olumsuz gibi görünen olaylardır. Örneğin, önemli bir toplantıya geç kalındığı zaman bu durum şer gibi değerlendirebilir. Oysa gerçekte en hayırlısı toplantıya geç kalınması olduğu için Yüce Rabbimiz o şekilde yaratmıştır.
Olayların sonucunu takdir edebilecek olan zaman ve mekanla sınırlı insanlar değil, zamandan ve mekandan münezzeh olan, zamanı, mekanı, olayları ve insanları da tek bir anda yaratmış olan Allah’tır.
Allah sonsuz akıl sahibidir ve dünya hayatında meydana gelen her olayı özel bir plan ve kader doğrultusunda, hayır ve hikmetle yaratmıştır. İnsan ancak olayların dıştan görünen kısmı ile muhatap olabilmekte ve ancak kendi anlayışı ile bu olayları değerlendirebilmektedir. Sınırlı bilgi ve anlayışı ile kimi zaman hayır ve güzellik olan bir olayı olumsuz, kötülük ile dolu olan bir olayı ise olumlu ve hayırlı olarak nitelendirebilmektedir. Bu durumda doğruları görebilmek için iman eden bir insanın yapması gereken, Yüce Allah’ın sonsuz akıl ve bilgisine teslim olarak, her olaya hayır gözüyle bakmaktır.

Tevbe Suresi, 71

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 71)

Bu ayette Allah, tüm müminlerin birbirlerinin dostu ve yardımcısı olduğunu, kadın ve erkek tüm müminlerin iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla yükümlü olduklarını bildirmektedir.
İman edenlerin en önemli ibadetlerinden biri tebliğdir, yani insanları doğru yola çağırmak, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak, onları Kuran ahlakına davet etmektir. Bu ibadet, müminlerin günlük hayatlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Müminler, sözleriyle ve davranışlarıyla yaşamlarının her anında Allah’ın bildirdiği din ahlakını birbirlerine ve diğer insanlara anlatmakla ve İslam ahlakını temsil etmekle yükümlüdürler. Ayetin devamında müminlerin Allah’ın farz kıldığı namaz, zekat gibi ibadetleri yerine getirdikleri bildirilirken, Allah’a ve elçilere uymanın önemine de dikkat çekilmektedir.
İman sahibi bir insanın en belirgin özelliklerinden biri ibadetlerine gösterdiği titizliktir. Allah’ın farz kıldığı namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerini yaşamı boyunca şevkle sürdürür. Örneğin 5 vakit namaz, müminlere hayatları boyunca sürdürmeleri emredilen, vakitleri belirlenmiş bir ibadettir. Bu ibadet, müminin bilincini ve iradesini canlı tutar, sürekli olarak Allah’a yönelip dönmesini sağlar ve Rabbimiz’in emirleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur.
Allah bu ayette ayrıca müminlere rahmet edeceğini vaat etmektedir. Müminler, daima Yüce Allah’a güvenen, hep O’na yönelip dönen, sürekli O’nu razı etmeyi düşünen, ibadetlerini yerine getiren ve Kuran ahlakından asla taviz vermeyen insanlardır, bu nedenle Allah’ın hiç bitmeyen rahmeti, fazlı, koruması ve sevgisi hep onların üzerindedir. Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’ın sonsuz rahmetinin ve sevgisinin hep kendi üzerinde olduğunu bilmek, Allah’ın cennetiyle mükafatlandırılmayı ummak ise, müminin kalbine büyük bir ferahlık ve huzur verir.

Haşr Suresi, 18

Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Haşr Suresi, 18)

Ayette Allah korkusuna dikkat çekilmiş ve herkesin ahiret günü bu dünyada yaptıklarıyla karşılık göreceği bildirilmiştir.
Geçici bir yurt olan dünyanın yaratılış sebebi Kuran’da bildirildiği gibi “imtihandır”. (Enbiya Suresi, 35) Allah an an karşımıza çıkardığı çeşitli olaylarla bizleri denemektedir. Asıl yurt ise ahirettir. Herkes din gününde Allah’ın huzurunda hesap verecek ve dünya hayatı boyunca yaptıklarının ve yapmayıp ertelediklerinin karşılığını görecektir. Bu sebeple insanın yaşadığı her anın çok büyük değeri vardır. Bu gerçeğin bilincinde olan müminler, hayatlarının her anını Allah’ı daha fazla razı etmek için çaba göstererek geçirir, hayırlarda yarışırlar.
Ayette de bildirildiği gibi bir müminin her an ahireti için bir hazırlık yapması ve sık sık ahireti için neleri takdim edip gönderdiğine, hangi fırsatları değerlendirip ahireti kazanmaya çalıştığına bir bakması şarttır. İnsan sabah kalktığı andan, akşam yatana kadar geçen her anından sorumludur. Her anın tek tek hesabını verecektir. Bu nedenle dünya hayatında ne kadar çok salih amelde bulunursak ahirette ona göre karşılık göreceğimizi hiç unutmamamız gerekir.
Allah şu ana kadar yaşamış olan, şu an yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların hayatlarının her saniyesinin bilgisine sahiptir. Kimin ne zaman, nerede doğduğu ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna çaba harcadığı gibi tüm detaylar O’nun bilgisi dahilindedir. Çünkü O tümünün Yaratıcısı’dır. Üstelik bu insanların her an yaptıkları işlerin yanında, kalplerinden geçirdikleri tüm bilgiler de Allah’tan gizli kalmaz. Allah insanların içlerinden geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları herşeyden haberdardır.

Zümer Suresi, 29

“Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar.” (Zümer Suresi, 29)

Allah bu ayetinde, kendilerini insanların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya adamış kimselerin durumunu, içine girdikleri çıkmazı hikmetli bir örnekle bildirmiştir. İnsan eğer hayatını yalnızca Allah’ı razı etmeye adarsa kendisini her türlü bağımlılıktan hürriyete kavuşturmuş olur.
Ayette bildirilen “çok ortaklı olan (köle) bir adam” ile “yalnızca bir kişiye teslim olmuş adam”ın durumu birbirinden farklıdır. Birden fazla sahibi olan yani Allah’a ortak koşan insanların şuurunda olmadıkları bir gerçek vardır. Bu da Allah’tan başka taptıkları varlıkları hoşnut etmelerinin mümkün olmadığıdır.
Allah’a iman etmeyen ve şirk koşan insanlar, nimetleri ve gücü Yüce Allah’ın vesile kıldığı maddelere ve şahıslara bağlar ve onlardan medet umarlar. Onlara müteşekkir kalır, onlara şükretmeye çalışırlar. Kısacası, Allah’tan başka güç ve etki sahibi sandıkları sayısız sahte ilahlar edinirler (Allah’ı tenzih ederiz). Akıllarını kullanmadıkları için, bütün bu sahte ilahları da, onların yaptıklarını da Allah’ın yarattığını, Allah’ın dilemesi ve emri olmaksızın hiçbir şey yapamayacaklarını, hiçbir şeye güçlerinin yetmeyeceğini göremezler. Allah’ı unutarak gücü ve etkiyi O’nun kullarında arayıp, onlara yönelir, onlara şükreder ve onlardan medet umarlar. Bu ise hem şirk hem de çok büyük bir nankörlüktür.
Kuran’da Yüce Allah’tan başka kuvvet sahibi olmadığı birçok ayette bildirilmiştir. Allah’ın yarattığı varlıkların sahip gibi göründükleri güç ise gerçekte Allah’a ait olan sonsuz gücün onlardaki bir yansımasıdır. Allah dilediği anda bu gücü kendilerinden geri alabilir. Bu nedenle bir kimseyi, Allah’ın kendisine bu dünyada geçici olarak ve imtihan için verdiği güç ve kudret nedeniyle gözde büyütmek, bu gücü ona aitmiş gibi görmek bir nevi kişiyi sözde ilahlaştırmak olur. (Allah’ı tenzih ederiz) Gerçekte büyük görülmesi, kendisinden medet umulması gereken yegane mutlak varlık alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır.

İnşirah Suresi, 7-8

“Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et.” (İnşirah Suresi, 7-8)

Allah bu ayetlerde müminlere durmaksızın Allah rızası için yaşamayı ve durmaksızın yorulmaya devam etmelerini emretmektedir. Müminler imanın verdiği şevk ile ayetin hükmü gereği Allah yolunda bir işi bitirince, hemen bir başka iş için yorulup çaba sarf etmeye devam ederler. Çünkü müminler için boş vakit diye bir kavram yoktur.
Mümin her gün vakitli yaptığı ibadetlerin dışında kalan vaktini boş işler peşinde geçirmez. Allah iman edenleri, hayatları boyunca hem kendi nefislerine uymamakla hem de inkarcıların ahlakına karşı fikri bir mücadele vermekle görevlendirmiştir. Bunun için yapması gereken pek çok hazırlık, yerine getirmesi gereken sayısız görevler vardır. Bu ihlaslı çabanın bir sınırı, bir kesintisi ve ara verilebilecek bir zamanı da yoktur. Bu yüzden müminler için bir işin bitmesi, yeni faaliyetleri başlatmanın vaktinin geldiğinin bir göstergesidir.
Allah ayetin devamında Müslümanları ancak Kendisi’ne rağbet etmeye çağırmaktadır. Yalnızca Allah’a rağbet etmek, insanın tek dost ve yardımcı olarak Allah’ı görmesi, yalnızca O’nun rızasını hedeflemesi ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu esas amaç edinmesi demektir. Mümin için Allah’ın kendisini beğenmesi, kendisinden hoşnut olması tek amaçtır. Bu nedenle mümin tüm hayatını Allah’ın belirlediği kıstaslara göre düzenler, O’nun emir ve yasaklarına göre hareket eder. Diğer insanların rızası, hoşnutluğu amaç değildir. Yalnızca Allah kendisinden razı olsun, gerekirse bütün dünya kendisine cephe alsın, bu kişi için fark etmez. Önemli olan asıl dost olan Allah’ın kendisinden hoşnut olmasıdır. Böyle bir insan kimin ne düşündüğünün, kimin ne söylediğinin, diğer insanların kendisini nasıl değerlendirdiklerinin kaygısını duymaz. Yalnızca Allah’ın razı olması ve yalnızca Yüce Allah’ın sevmesi onun için yeterlidir. Böylece sadece Rabbimiz’e rağbet etmiş olur.

Kamer Suresi, 49

“Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık” (Kamer Suresi, 49)

Allah, bu ayetinde bizlere herşeyi bir kader dahilinde yarattığını bildirmektedir. Allah canlı cansız tüm varlıkları kaderleriyle birlikte yaratmıştır. Allah’ın belirlediği bu kader dışında hiçbir varlığın gerçekleşecek olan bir iyiliği ya da kötülüğü engellemeye ya da tersine çevirmeye gücü yetmez.
Kader, Allah’ın yarattığı her canlının geçmişte yaptığı ve gelecekte yapacağı herşeyi, her hareketi, düşünceyi, konuşmayı en ince ayrıntısına kadar bilmesi ve kontrol etmesidir. İnsanlar daha doğmadan, hayatları boyunca görecekleri ve yaşayacakları herşey Allah Katında belirlenmiş ve planlanmıştır. İnsan, hayatı boyunca Allah’ın kendisi için dilediği ve yarattığı olaylarla karşılaşır ve tamamen Allah’ın dilediği bir şekilde hayatını sürdürür. Allah bu gerçeği Kamer Suresi 52. ve 53. ayetinde şöyle bildirmektedir:
“Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır.” (Kamer Suresi, 52-53)
Yüce Allah’ın ayetlerde bildirdiği üzere, tüm insanlar tamamen Rabbimiz’in belirlediği kader doğrultusunda, Allah’ın kontrolü ve hakimiyeti altında bir yaşam sürdürmektedir. Bu nedenle, insanın kaderinin dışına çıkması söz konusu değildir. Bazı insanlar, olayları doğru değerlendirmedikleri zaman, karşılaştıkları her olaya olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşarak umutsuz ve karamsar bir yapıya bürünürler. Bundan kurtulmanın tek yolu ise kadere tam anlamıyla teslim olmak, her olaydaki hikmetli yönleri görebilmeye çalışmaktır.

Teğabün Suresi, 16

“… Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Teğabün Suresi, 16)

Allah bu ayetiyle insanı bu dünyada ve ahirette kurtuluşa yöneltecek olan tavrın, nefislerinin kötü özelliklerinden sakınmak olduğunu bildirmiştir.
İnsan nefsi bencillik, egoistlik, cimrilik gibi çeşitli kötü ahlak özelliklerine yatkın bir yapıda yaratılmıştır. Nefsini eğitmediği takdirde, bu kötü ahlak özellikleri kişinin tüm ahlakına hakim olur. Böyle bir kişi ise genellikle herkesten çok hatta çoğu zaman yalnızca kendisini düşünür. Kendisi için daima herşeyin en iyisini, en güzelini, en mükemmelini ister ve bunları elde etmek için başkalarına zarar vermekten çekinmez. Kendisi bu özelliklere sahip olmadığı halde ona karşı herkesin olabildiğince anlayışlı ve özverili bir yaklaşım içerisinde olmasını bekler. İçten içe hep kendi istek ve çıkarlarını korumak, kendi rahatını ve konforunu sağlamak ister.
Nefsin bu zayıflığından kurtulmak ise, ancak imanı kavramak ve Kuran ahlakını yaşamakla mümkün olur. Kuran’da bildirilen gerçekleri ve Allah’ın emrettiği ahlak anlayışını kavrayan bir kimse, hayatının her anında fedakarlık gösterebilecek bir ahlaka ulaşabilir. Allah, insanın nefsini kötülüklerden sakındırabilmesi ve Allah’ın beğendiği ahlaka ulaşabilmesi için vicdanı yaratmıştır. Vicdanın sesi, insana her türlü kötülükten sakınmanın ve iyiliğe ulaşmanın yollarını gösterir. İman eden bir insanın kalbindeki derin Allah sevgisi ve güçlü Allah korkusu, onu nefsinin kötülüklerine yenik düşmekten alıkoyar. Böyle bir insan, dünya hayatında asıl bulunuş amacının Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu bilerek, hayatının her anında Rabbimiz’in hoşnut olacağı davranışlarda bulunmaya çalışır. Dünya hayatının çok kısa süreceğini, insanın asıl olarak sonsuz ahiret hayatı için çaba harcaması gerektiğini bilir. Burada elde edilen tüm menfaatlerin gelip geçici olduğunu, ardından ise Allah’ın huzuruna varıp hesap vereceğini unutmaz. Dünya hayatında Allah’ın rızası, rahmeti ve cenneti yerine, nefsini ve çıkarlarını korumayı hedefleyen insanların ise ahirette sonsuz bir azapla karşılaşabileceklerinin bilincindedir.
Aksinde ise, gösterdiği güzel davranışlara ve fedakarane ahlaka karşılık, Allah kendisini dünyada iyilik ve güzellikle mükafatlandıracak, ahirette de sonsuza dek benzersiz nimetlerle ödüllendirecektir. Allah, güzel davranışlarda bulunanları Kuran’da şöyle müjdelemektedir:
“Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” (Yunus Suresi, 26)

Nahl Suresi, 99-100

“Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl Suresi, 99-100)

Allah ayetlerinde, şeytanın iman edenler ve Allah’a tevekkül edenler üzerinde hiçbir etkisinin olamayacağını haber vermektedir. Müminler yaşamlarını Allah’ın Kuran’da bildirdiği hükümler üzerine kurdukları için, “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir…” (Enfal Suresi, 29) ayetiyle bildirildiği üzere şeytanın tuzaklarını, kendilerine hangi yollarla yaklaşacağını Allah’ın izniyle çok iyi görebilirler. Şeytana asla fırsat tanımaz, her zaman her konuda vicdanlarına göre hareket ederler.
Şeytanın hilesinin zayıf olması ve zorlayıcı bir gücünün bulunmaması, Allah’ın insanlar için yarattığı bir rahmet ve kolaylıktır. Çünkü din ahlakını yaşayan bir insanın karşısında din ahlakına karşı negatif bir güç olarak şeytan vardır. Onun zayıf ve güçsüz olması ise, müminlerin Kuran ahlakını yaşama konusunda bir güçlük yaşamayacaklarının bir göstergesidir. Ancak, bunun için samimi bir iman gerekir. Allah’a teslim olmuş, sabah akşam O’nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Allah’ın kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbimiz’e yönelen müminler şeytanın etkilerine karşı güçlüdürler.
Ayetin devamında bildirildiği gibi şeytanın etkisi ancak Allah’a şirk koşan ve inkar eden kimseler üzerindedir. Şeytan insanları Allah’ın yolundan döndürmek için çaba harcamaya yemin etmiştir. Dolayısıyla iman etmeyen, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışan, Allah’a ve din ahlakına karşı olan, insanlara Allah’ı, ahireti ve sorumlu oldukları din ahlakını unutturan her kişi şeytanın destekçisi ve dostudur.
Unutulmamalıdır ki; şeytan Allah’tan bağımsız bir güç değildir. Şeytanı da Allah yaratmıştır ve ancak Allah dilediği için insanlara düşman olmuştur. Allah dilemedikçe de insanlar üzerinde müstakil bir gücü kesinlikle olamaz. Allah şeytanı da insanlar için bir imtihan vesilesi olarak yaratmıştır. Ona uyanlar doğru yoldan uzaklaşacak, vicdanlarının sesine uyarak Allah’ın rızasına uygun hareket edenler ise ebedi kurtuluşa ereceklerdir.

Maide Suresi, 50

“Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Suresi, 50)

Ayette tek hüküm koyucunun Allah olduğu haber verilmektedir. İman edenler için tek yol gösterici Allah’ın elçileri ve Allah’ın sözü olan Kuran’dır. Kuran’da inananların; “O, herşeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka bir Rab mi arayayım?” (Enam Suresi, 164) dedikleri bildirilir.
İman edenler her zaman Allah’ın emirlerine göre hareket eder, Kuran’da yasaklanmış her türlü düşünce ve tavırdan titizlikle uzak dururlar. Herhangi bir iş yaparken ya da bir karar alırken o konu hakkında Allah’ın ne emrettiğini düşünür, hemen Kuran ayetlerine ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetine başvururlar. Kendi tutku ve isteklerine, içinde yaşadıkları toplumun batıl geleneklerine ya da atalarının adetlerine göre değil, yalnızca Allah’ın buyruklarına göre hareket ederler.
Allah’ı tek hüküm koyucu olarak kabul etmeyen, Allah’ın hükümlerine karşı çıkan veya O’nun emirlerinin dışında hükümler koyan insanlar doğru yoldan sapmış olurlar. (Allah’ı tenzih ederiz) Bu insanlar toplumda yaygın olarak kabul gören batıl kuralları ve uygulamaları (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’ın hükümlerinden üstün tutarlar. Hatta vicdanları kabul etse dahi, kibirlerinden ve bağnaz tutumlarından dolayı en güzel ve en doğru olan hükmü kabul etmezler. Bazı insanların bu yanlış bakış açıları, Allah’ın dinini kabul etmelerine ve iman etmelerine daima engel olmuştur. Oysa Kuran ahlakına uymayan her düşünce ve her tavır yanlıştır. Kuran’da insanların, ahirette Allah’ın hükümlerinden sorguya çekilecekleri bildirilmektedir.
İman eden bir insan için, tüm insanların nasıl bir inanca sahip oldukları ya da dinlerini nasıl uyguladıkları kesinlikle önemli değildir. Önemli olan Allah’ın Kuran’da insanlara bildirdikleri ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in uygulamalarıdır. Kuran indirildiği dönemde, Allah insanların birçoğunun batıl inanç ve uygulamalarını ortadan kaldırmıştır. İnsanların o devirde söyledikleri sözler, attıkları iftiralar ve sergiledikleri düşmanca tavırlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in din ahlakını yaşamasına engel olmamıştır. Günümüzde de iman edenler, Allah’a, Kuran ahlakına ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetine sıkı sıkıya bağlanmalı, Allah’ın Kuran’da bildirdiklerinin dışında bir yol aramamalıdırlar.

Hicr Suresi, 9

“Hiç şüphesiz, zikri (Kuran’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” (Hicr Suresi, 9)

Kutsal kitabımız Kuran’ın en önemli özelliklerinden biri, günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan, Peygamberimiz (s.a.v.)’e vahyedildiği hali ile bizlere ulaşmış olmasıdır. Ayette Rabbimiz’in bu vaadi bizlere haber verilmektedir.
Kuran’dan önceki hak kitaplar korunamamışlar, bazı bölümleri insanlar tarafından ya değiştirilmiş ya da çıkarılmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ise, kendisine her vahiy geldiğinde, vahyi Allah’ın yardımı ile ezberlemiş ve hemen güvendiği kişilere yazdırmıştır. Böylece Kuran yazılı olarak muhafaza edilmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında Kuran tek bir nüsha haline getirilmiş, Hz. Osman (r.a.) döneminde ise Kuran nüshaları çoğaltılarak, önemli İslam kentlerine gönderilmiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in vahiy aldığında, Kuran ayetlerini aklında tutmak için nasıl çaba gösterdiği ve buna karşılık Allah’ın O’na nasıl yardım edeceği ayetlerde şöyle bildirilir:

“Onu (Kuran’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip- durma. Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir. Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir.”
(Kıyamet Suresi, 16-19)
Ayetlerde de görüldüğü gibi, Peygamberimiz (sav)’in Kuran’ı aklında tutuşu, herhangi bir konunun ezberlenmesi gibi olmamış, Allah özel olarak Kuran ayetlerini Peygamberimiz (s.a.v.)’in hafızasına yerleştirmiştir. Bunun sonrasında ise, Peygamberimiz (s.a.v.), hafızasındaki ayetleri güvendiği kişilere yazdırmıştır. Ve 1400 yıldır, Allah’ın vaadine uygun olarak, Kuran’ın tek bir harfi bile değişmemiş ve Allah’ın vahyi günümüze kadar korunarak gelmiştir.
Kuran’ın Allah’ın vahyi olduğunun ve vahye insan eliyle hiçbir şeyin eklenmediğinin delillerinden bir tanesi ise, Kuran’da hiçbir çelişki bulunmamasıdır. Kuran, hem kendi içinde, hem de tarihi gelişmelerle ve bilimsel buluşlarla tam bir uyum içindedir. Kuran’ın bu özelliği o kadar kesin ve açıktır ki, Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurmuştur:

“Onlar hâlâ Kuran’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı.”
(Nisa Suresi, 82)